Uncategorized
    Yalnızlık Çok Zor

    Yalnızlık Çok Zor

        Buz gibi hava, kar lapa lapa yağıyor dışarıda. Uzakta eski taş evin bir köşesinde bir can var, sessiz sedasız, kimsesi var ama yapayalnız. Sobayı yakamamış, ayakları buzz kesmiş bir can. Tam tamına doksan ikisine girdi bu ay. Dile gelse seneler, anlatsaydı onu. Bazen duvarlarla konuşuyor bazen de ahirete göçüp giden sevdiceğiyle. Neden bıraktın beni, neden? diyordu. Artık içerlemeyi bırakalı çok olmuştu oğluna da gelinine de. Öyle ya, herkesin işi gücü vardı onunla mı uğraşacaklardı, işi bitmiş gücü tükenmiş bir ihtiyarcıkla mı zaman kaybedeceklerdi. Bir kuru başı vardı onu da sığdıramadı bir köşeciğe…
     
    60 koca yıl. Nasıl da geçivermişti bir çırpıda. Gençlik nasıl da elini eteğini toplayıp gidivermişti öylece. Hele de karısının vedasından sonra. Tam yedi yıl olmuştu onu gömeli. Yine böyle bir soğuk kış gecesiydi. Ayaz vardı, başında beklemiş, göz yaşlarını içine akıtmış, yollamıştı hiç ayrılmadığı altmış yıllık yol arkadaşını. Dertaşını, sırdaşını, bedeninin sanki de diğer yarısını… Öylece uyur gibi bakakalmıştı sıvası dökülmüş, nem almış emektar duvarına karıcığı…
     
    Ahhh! İhtiyarlık ah! yine kaçırmıştı altına, oysa kaç gündür su içmiyordu, çok sevdiği çayı da. Altıma kaçırırım da geline çamaşır çıkar, mahcup olurum diye. Onların yeni binalarında yatıyordu ama sabah erkenden, saat daha beş olmadan, ezanlar okunmadan kalkıp anılarına koşuyordu. Bu taş eve. Altmış beş yıl önce kendi elleriyle yaptığı, gözünde hiiç eskitemediği ama her tarafı dökülen yıkık dökük evine. Sabah gelir, önce sobasını yakar, çayını üzerine koyardı. Hanımıyla da dertleşirdi, o da gelirdi ya  hemencecik yanı başına. Dereden tepeden, havadan sudan konuşurlar, ekmek yer yumurta tokuştururlardı. Sanki hanımı  ölmemiş gibi. Sonra hiç bıkmadan yazdığı günlüğüne dalardı, okurdu çizerdi yazardı. İçinin yangısını, gönlünün sesini duyardı o kağıtlarda. Bugünlerde de en çok karaladığı kelimeler, polis torunum gelir artık, yakındır gelip beni alması olmuştu. Oysa torunu onu görüntülü aradığında, yiğitliğe toz kondurmamış, daha gelme, havalar iyice soğusun demişti. Gelin kız çok iyi bakardı ona ama daha yeni bebesi vardı, bir de orada altına kaçırırsa ne yapardı, yaşlılık işte, ne edersin, ölüm de gelmiyor ki ha deyince.
     
    -Off, çok üşüdüm, altımda pantolonum da sırılsıklam olmuş. Namaz nasıl kılayım. Su da içmiyorum ki bu soğukta tuvalete gitmeyeyim diye, yine de duymamışım yaptığımı. Allah’ım yardım et, koluma derman ver. Diyerek kalktı koca çınar. Üşümüş, gücenmişti kendine. Temiz eşyaları öbür tarafta oğlunun evindeydi. Zaten burada farelerle beraber bir de kendisi kalıyordu. Şimdi gidip de nasıl uyandırsaydı onları, olmazdı, yakışık almazdı. En iyisi yıkayıp tekrar giyerdi. Alışmıştı zaten, geçen de kaçırmıştı da üstüne yıkamış ıslak ıslak giymişti, sobanın yanına varınca da gelin fark etmişti. “Çıkar üstünü” demişti sadece. Ama üstüne düşmemişti, o da zaten kolunu kaldıracak güç bulamadığı için çıkarmamıştı. Kaçtır öyle üstünde kurumuştu giysileri, yaşlılıktı işte, yalnızlık… Gücüne gidiyordu, oğlu da hiç konuşmazdı ya kendisiyle, hiç ilgilenmezdi. Geline de demek istemiyordu, yük olmak hiç istemiyordu işte, yalnızlık zor zanaatmış der, dizlerini diker, elini başına kor, sobanın yanında otururdu. Gençken öyle miydi ya, heyhaatt… Anılarla yaşıyordu  artık o. Beklerdi ölümü, beklerdi vuslatı, ağrısı sızısı yoktu ama soğuktan mı nedir bilinmez bir haftadır altına kaçırıyor, yıkayabilirse yıkıyor, ıslak ıslak giyip öyle oturuyordu bir kenarcıkta. Gelseydi artık polis torunu, yolunu gözlüyordu, sıcak eve hasret… Geçenlerde torunun eşine söylemişti, gelini umreye gidince biraz yumuşamıştı, daha iyi davranır olmuştu ona. Eh öyle ya mübarek yerler çarpardı insanı, aklını başına getirirdi. Tek umudu, oğlunun hacca yazıldığını duymuştu, belki hacca giderse o da yumuşardı. Ey koca insan, eyy doksanlık baba, ne çok da oğlan evlat istemiştin yaradanından. O da sana vermişti işte bu konuşmayan oğlanı, duyarsız adamı. Al işte imtihan sorun bu demişti de sen yine de toz kondurmadın şu oğlana. Bak perişanlığına, bak gücenmişliğine, bak da ibret al.
     
    Ahh, sen mi geldin hanım, ne yaptığı mı görmek için mi geldin? Bak altıma yaptım yine, bak da gör halimi. Artık çekemiyorum kendimi, kafam önden önden gidiyor ama şu bacaklar var ya yürümüyor işte. Zaten geçen gün emektarımı da kaybettim, aradım aradım bulamadım hiç bir yerde. Uyuyakalmışım sobanın yanında üstüm kurusun derken, ihtiyarlık işte, ne edersin. Gelin de ahırın kapısını açmamış akşam üstü, bizim ceylan gözlü de gelip dönüp dönüp durmuş kapısında. Çok derin uyumuşum demek ki sesini de duyamadım. O benim senden sonraki dert ortağımdı, yirmi yıllık odunlarımı taşıyanımdı, canım eşeğimdi. Bir de baktım iki gün sonra kemiklerini gördüm ahırın arka tarafında ondan geriye kalan. Aldım elime sen de mi beni bıraktın diye ağladım bir kıyıcıkta. Kimseler görmedi beni biliyor musun? O üstüne titrediğimiz oğlumuz var ya, sormadı bile bana. Çok yandım çook eşeğime, senden sonra o da beni bıraktı, şimdi sıra bana geldi işte. Sen beni mi çağırmaya geldin yoksa? vakit tamam mı dedin? Duyamadım, hızlı konuş, bağır bağır ki duysun şu doksanlık  kulaklar. Çok üşüyorum, ayaklarım da buz oldu, soba da yanmadı hanım. Elimden iş gelmez oldu artık, hiçbir işe yaramayan bu sidikli adamı kim ne etsin?. Ben bile kendimi istemezken oğlan beni ne yapsın?.
     
    Kalkamadı yattığı yerden ihtiyarcık. Kalkamadı, duvardaki eşi ve çocuklarıyla çektirdiği siyah beyaz, o daha dün çektirmişçesine hatırladığı resme bakakaldı. O babaydı, iyi müşfik bir baba. Bir erkek üç kız babası. O eşti, hem de en iyisindendi bir zamanlar. O dedeydi, o amcaydı, o gaziydi, o madenden emekli bir çilekeş işçiydi. Ama o mutluydu her zaman umutluydu, sevgi doluydu, sevilen sayılandı. Ne var ki  kimse onun şu son hallerini bilmiyordu. Polis torununu dört gözle bekliyor ama gel diyemiyordu. İşini bitirsin de gelsin alsındı, kimseye yük olmasındı, off çook soğuktu, bacaklarını hissetmiyordu artık. Doğar doğmaz ölen oğlu geldi gözünün önüne, yaşasaydı şimdi o da bir dede olurdu belki. Zorladı kendini gülümsedi ona. “Oğluum.”çıktı ağzından bir solukta. Aaa çilekeş anacığı da geldi işte yanına, kaç yıl olmuştu görmeyeli. “Anamm.” dedi sessizce, huzurlu. Uyuşmaya başladı başı, hayaller görür oldu maziye ait. Gençti, fidan gibiydi, çalışıyordu madende. Bembeyaz oldu ortalık birden, ışımaya başladı hava, ezanlar duyuluyordu uzaktan. Orada eskimiş taş evde eskimeyen anılarla bir ihtiyarcık vardı. Uyumaya hazırlanan, kalkıp abdest alıp namazımı kılayım da öyle uyuyayım diyen bir ihtiyarcık. Adam gibi adamdı o, bir garip adam. Sessiz sedasız bir garip adam. Çay ve lokumdu en sevdiği, ama üşüyordu artık o, hem de çook, hem de yalnız hem de tek başına. Vakit tamam  dedi içinden, tamam. Üşümesi kesildi birden, tüm vücudunu sıcacık bir duygu kapladı, kendini teslim etti uykuya, mütebessim ve yapayalnız… 
     
    Kara kışa rağmen çabuk duyuldu haber. Acı haber tez duyulurmuş ya, yukarı köyden yalnız ihtiyarcık demir almış bu sabah erkenden. Yatağında sağ tarafına dönmüş, sağ kolu başının altında, gözleri kapıda… gülümsüyormuş..
     
    Hep yalnızlık zor dedin amcam. Yalnızlık zor, eşinize iyi bakın dedin, duygularını hiç belli etmedin bir sır gibi. Köşe bucak  ağladın yengemden sonra,  sessizliğe gömüldün sessiz de gidiverdin uyur gibi…. 
     
    Mekanın cennet olsun amcam…  
    Log in
    to use Ginger
    Limited mode
    İhtiyarlık ah

    ×

    Log in
    to use Ginger
    Limited mode
    Diode.

    ×

    Bir yanıt yazın

    E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir