
Gri bölgeye saplanıp kalanlar
Shakespeare bir yazısında depresyona eşlik eden duygusal felç olma durumunu yani gri bölgeyi şöyle anlatır.
İçimde hep bir sıkıntı var.
Nedeni bilmiyorum ama bıktım artık.
Diyorsunuz ki sizi de bıktırdı.
İyi ama, niye yakalandım bu derde.
Nerde buldum nasıl kaptım onu.
Anlamı ne, kaynağı nerede,
Bir türlü bilemiyorum.
Üstelik öyle serseme çeviriyor ki beni.
Neredeyse kendimi tanıyamaz oldum artık.
Gri bölge. Nedir?
Bu bölgede hissedilen bir benlik duygusu yoktur. Orada yaşanan rahatsızlığın tanımlanabilecek bir kaynağı da yoktur. Yani der ki bu duruma düşen kişi, yaşadığım şeyin belli bir şeyle alakası yoktur. Anlayamıyorum kendimi. Tıpkı Shakespeare gibi. Yaygın bir hayal kırıklığı durumu. Belirsiz ve tanımlanmamış hüsranlar.
İncinme duyguları ve yalnızlık Gri tonun karakteristik özelliğidir. Ve kişi bu durumu kendini zayıf hissetme, yetersiz, çaresiz, güçsüz, umutsuz, kendinden ayrı, başkalarından kopuk olarak hissetme olarak görür ve tanımlar.
Ve kendini tamamen genel bir “umutsuz vaka”, “klinik vaka” olarak belirtir. Oturur, yatar ve kara kara düşünür. Bu gri bölgenin bir özelliği olsa da aslında bu durumda kendince çaresizliğine dolaylı da olsa bir avuntu bulur. En azından kararsızlığın rahatlığını yaşıyorum der ve kendini kandırır. Başkalarını suçlar, kendini kurban gibi görür.
Kendimi bomboş, değersiz, kopmuş hissediyorum. Umursamıyorum. Ben bedenimin içinde değilim sanki. Kendim için bile var olamıyorum. Herkes beni terk etti. Ben de onlar gibi yapıp kendimi terk ettim.
Bu insanlar yaşadıkları deneyimi anlatmak için; “saplanmış”, “çaresiz”,”boğulmuş” gibi sözcükleri kullanarak kendini anlatmaya çalışırlar. Yalnızlık hissi çok derindir ve kimsenin onu anlayamayacağını da düşünürler. İçinde bulundukları durumun onları taşlaştırdığını “tıkılma”, “yutulma”, “kapana kısılıp kalma” olarak anlatırlar. Ve bilirsiniz ki terapi odasında onlar dışarıda göründüğü yüzünden çok farklıdırlar. Derin sessizlik ve hüznü yakalarsınız ara ara. Ne yapacağım, kaldım burada hissi.
B.D’ nin de dediği gibi “Kendi dünyamdayım ve kimse yanıma gelemez. Çıkış da yok. Boş bir oda, yalnız, sessiz, kimsesiz, kişisel çukurum…” Bu gri bölge bazen terapiye gelen kişide, çifte çıkmaza ait bir anı da olabilir. Öyle ki çocuktur, kazanma şansı yoktur, tıkılıp kalmıştır, kimse anlamaz ne annesi ne de babası.
Öylesine narsist bir ailedir ki, üçlü narsistik bir ailedir ve çocuk utandırılmıştır. Zaman zaman terk edilme, mahvolma duygularını ifade eder ve kendinden utandırılır. Fark edilmez bile. Babam bana öyle bir baktı ki yerin dibine geçseydim daha iyi olurdu der.
Ağladığımda şimdi sana gerçekten ağlayacağım bir şey vereceğim derdi. Ve ben korkardım, utanırdım. Uyuyamazdım. Geceleri beni terk ederlerse ne yaparım diye gözüme uyku girmezdi. Beklerdim. Çocuktum. 10 yaşındaydım ve korkuyordum. Hiç unutmadım. Ne oldu burada bilir misiniz?. Belki çok da basit gibi lakin çocuğun dünyasında öyle değilmiş işte. Çünkü o küçük. Çünkü o çocuk, çünkü o korkabilir….
Böyle bir ailede çocuğa negatif duygularını ifade edebilmesi için izin verilmemiştir. Bu çıkmaz beklentisiyle büyürken yetişkinlikte de bu durumda kalır. Ve öyle bir kafasına işler ki, bir erkek danışanın da dediği gibi “Herhangi bir zayıflık duygusu sergilersem arkadaşlarım beni reddeder. Kendimi ne kadar kötü hissettiğimi birisine anlatırsam benden uzaklaşır. O yüzden susmalıyım ve kendi dünyamda kalmalıyım…
Bana kimse yardım edemez, o kadar yalnızım ki kimse beni anlayamaz gibi. Peki bu durumdan çıkılır mı? Elbette ki. Destek almak gerekir, doktora gidip terapi yolculuğuna çıkmak da etkili olur. Tabi ki işini bilen bir uzmanla…