
Kaç yüzün var senin
“Benim iki yüzüm var” dedi adam, “ama senin belki de 500 tane” dedi. Burnundan soluyordu. Belli ki karım dediği eşine kızmıştı. İncitmek istiyordu.
Kadın şaşkın baktı yüzüne, bu kişi gerçekten severek evlendim dediği adam mıydı?
Adamın ufacık bir eleştiriye tahammülü yoktu bunu yıllar ona çok güzel anlatmıştı.
Ne zamandır bu haldeydi evliliği?
Ne zaman çocuğuna bir şey anlatmak istese, annesi olarak yol göstermeye çalışsa adam karısının haklı olduğunu bildiği halde karşı çıkıyor ve çocuk eğitimi dediğimiz olayı da baltalıyordu. Bunu bilerek mi yapıyordu, yoksa amacı sadece muhalefet miydi, bilinmezdi.
Herkes tarafından saygı gören, akademisyen olan ve üstüne üstlük çocuk alanında uzman olan bir kişiydi bu adam. Ve her seferinde de çocuk, kolay olanın, zevkli olanın yanında buluyordu kendini. Evde ikilik vardı ve uzman olan babası her daim onun arkasındaydı. Çocuk biliyordu bunu, evdeki kötü polis annesiydi. Ve giderek de anneden nefret ettiğini söylüyordu babasına.
Şimdiki tartışma nereden çıkmıştı, ya da ortada tartışılacak bir durum var mıydı, anne yine mi hatalıydı? Bir kadın 500 yüze sahip olurken adam sadece tek bir yüz mü takınıyordu?
Hala sinirli sinirli konuşan kocasına baktı kadın? Anlatmaktaydı adam;
Herkesin yüzü vardır, benim sadece iki tane, evde olan ve işte olan yüzüm. Ama senin öyle mi ya. Ben evde istediğim gibi konuşurum ama işte, telefonda rica ederim, nazik olurum, gülerim de. Bundan kime ne ki. Bundan hem sana ne ki. Seni neden rahatsız ediyor, telefonda konuştuğum kişiye “rica ederim.” Demem, teşekkür etmem, onunla gülmem, kötü mü?
Çünkü dedi kadın, dile kolay, beraber geçen 20 yıl, iki çocuğumuz var, bunca zaman geçirdik ve senden bana bu şekilde konuştuğunu, nezaketli olduğunu duymadım. Belki ilk zamanlarda, o da çok sayılı. Hep suskun, hep durgundun, suçlu bendim, öyleyse neden devam ettin? Kıskanmak değil derdim, insan en yakınım dediğine neden böyle davranır, sadece bunu öğrenmek istiyorum.
Offf sus, dırdır etme şimdi, tüm kadınlar böylesiniz işte.
Sustu kadın. Zaten kocasını tanımıştı artık. Kendine zarar verdirme demişti gittiği terapisti de. Gerekirse sus ve oda değiştir demişti ama dayak yeme. Sözle de olsa yeme.
O da öyle yapıyordu artık. Kendini anlatmayı bırakmıştı artık. Çünkü laftan anlayana söz tesir ederdi. Amacı kavga, çekişme, karşı çıkma olana değil. Hem zaten ilişkiyi yürütmek isteyen huzuru bulurdu. Tek taraflı da ilişki olmazdı. Monolog yaşanıyordu bu evde. Başrolde kadın vardı, arada baba sahne alırdı. Ve orta elemanlar da çocuklar…
İkisi de çalışıyordu, ama anne olan, mesleğine çocukları için ara vermişti. Ve bundan hiç de şikayet etmemişti. Biliyordu ki ilk 6 yıl çocuk için çok değerliydi. Ve onlar için beklemişti kadın. Gocunmamıştı hiç de. Sevmişti, değer vermişti ama hep bir yerlerde eksik hissetmişti. Çünkü kocası işiyle evli olan bir adamdı. Değer verse bile gösteremezdi, göstermek ayıp gelirdi belki, zira insanlar en sevdiklerine sevdiğini bazen ölüm döşeğinde bile söyleyemezdi. Neydi ki bu duygunun adı; kibir mi? Değersizlik hissi mi, önemsememek mi ya da en doğru ifadeyle, yol arkadaşının hayatına tanıklık etmemesi mi?
Adına ne derseniz deyin, hayat akıp giderken birileri de onu ıskalıyordu işte.
Göğsündeki ağırlık hissi yine ben buradayım demişti şimdi. Kocası kızgın kızgın söyleniyor, kadın da hayatının anlamını sorguluyordu. Bu muydu koca bir 20 yıl elinde kalan. İnsanların maskeleri olduğunu öğrenmek miydi? Gittiği terapist, doktordu, erkekti, önce ona iyi geldiğini düşünmüştü. Evet öyle de olmuştu, fakat ne zaman ki doktorunun da ikinci eşini aldığını ve birinciyi sözle, küfürle, manipüle ederek bastırmaya çalıştığını öğrenince şaşırmıştı. Çünkü doktoru kendine küfrettirme derken, ayrılmayı da düşün derken kendisi eşine sözlü şiddet uyguluyordu demek ki. Bu tam bir ironi değil de neydi? Yaşam bu muydu?
Onda bir dönüm noktası oldu bu bilgi. Demek ki herkes her şeyi yaşayabilirdi. Ve demek ki bir terapist hastasına çok güzel davranırken evde çirkin yüzünü gösterebiliyordu. Bu maskeli bir dünyaydı o halde. Herkes maskesini en çok kendi olduğu mekanda çıkarıyordu öyleyse.
İçini çekti kadın. Olsun dedi. Bir gün olur onu da anlayan çıkardı elbette.
Bildim dedi kendi kendine, susarsan ve kendin olmamaya devam edersen herkesle geçinirsin. Eşin de çocuklar da çevren de, vur kafasına al ekmeğini bir kadın görmüş yılardır. Eğer böyle devam edersen sorun yok. Ama sen de kendini ifade edersen, kaç tane yüzün var senin diyorlar sana. Çünkü senden beklemiyorlar, çünkü hayır diyebileceğini, senin de duyguların olabileceğini düşünmek istemiyorlar. Belki de alışmadıkları için olabilir, kim bilir?
Her ne olursa olsun, insan özde çok değerli. Ve her insan birileri tarafından görülmeyi istiyor. Kocası karısı tarafından, kadın koca tarafından, çocuk anne baba ve çevre tarafından…
Sevin, değer verin, tanıklık edin, hayatınıza tanık olun. Vakit geçmeden kendinizi fark edip, yüzlerinizden kurtulun.
Her şeye rağmen, evin annesi, çayını demledi, arka bahçesine çıktı. Ayağını çimlere bastı, ohh dedi, sıcacık çay içine işlerken seratonin de tavan yapmaya başlamıştı. Gülümsedi, hayat gülümsemeye değerdi çünkü…